Bir karar anı gelir. İnsan daralan bir yolda durur. Önünde sert bir sınır, uzaklarda beliren bir ufuk vardır. Akıl sınırı gösterir; sezgi ufku yoklar. Biri ölçer, tartar, çizgi çeker. Öteki, henüz adı konmamış bir hakikatin içimizde bıraktığı izi takip eder. Tam o eşikte Kant’ın düşüncesiyle Panlektik bakış birbirine yaklaşır: biri insanı sınırla terbiye eder, öteki sınırın ardında açılan genişliği hatırlatır.
Kant’a göre insan aklı dünyayı bütünüyle kuşatamaz. Biz nesneleri bize göründükleri hâliyle biliriz; Kant buna fenomen der. Fakat şeylerin kendi başına ne olduğu, yani kendinde şey, doğrudan kavrayışımızın dışında kalır. Bu yüzden Kant’ta sınır basit bir engel değildir. Düşüncenin haddini bildiren, insanı ölçüye çağıran bir kaya gibi yükselir. İnsan o kayaya çarpar, geri çekilir ve aklını orada disipline eder.
Panlektik düşünce aynı sınırda başka bir anlam görür. Bilinmeyen, yalnızca yolumuzu kesen bir duvar değildir; ufkun başladığı yerdir. İnsan her şeyi göremez, fakat göremediği şeyle ilişki kurabilir. Eksik görüş, düşüncenin sonu değil, onun derinleşme sebebidir. Hakikate yaklaşmak bazen onu avuç içine almakla değil, çevresinde sabırla yürümekle mümkündür. Kant sınırı korur; Panlektik bakış o sınırın ötesinde beliren çağrıyı duyar.
Ahlak alanında bu ayrım daha belirgin hâle gelir. Kant, kategorik imperatif ile konuşur. Bu ilke, insanın eylemini yalnız kendi çıkarına göre değil, herkes için geçerli olabilecek bir yasa gibi düşünerek seçmesini ister. Başka bir deyişle Kant, ahlakı eğilimlerin değişkenliğine değil, aklın koyduğu ölçüye bağlar. İnsan iyi olanı hoşuna gittiği için değil, doğru olduğu için yapmalıdır. Burada sınır, insanın arzularına çekilen ahlaki çizgidir.
Panlektik düşünce ise ahlakı aynı çizgide bırakmaz; onu içsel bir ufka açar. Şefkat, adalet duygusu ve erdem yalnızca kişisel tercihler değildir. Varlığın dokusuna sinmiş işaretler gibi görünürler. Kant insan aklını merkeze alır. Panlektik düşünce aklı, Mutlak’tan gelen daha geniş bir ışığın yüzlerinden biri sayar. Böylece ahlak, yalnızca kuralın soğuk düzeni olmaktan çıkar; insanın içinde kök salan bir dengeye dönüşür. Sınır davranışı dizginler, ufuk davranışa anlam verir.
Teleoloji meselesinde de aynı gerilim devam eder. Teleoloji, varlıkta ve doğada bir amaç düzeni olup olmadığını sorgular. Kant doğada amaçlılık sezildiğini kabul eder; canlıların yapısı, düzeni ve uyumu insana böyle bir izlenim verir. Fakat bu amaçlılığın bütünüyle kavranabileceğini söylemez. İnsan, özgür iradesiyle ahlak yasasına uydukça bu düzenle uyum kurar. Kant için amaçlılık, aklın önünde duran dikkatli bir sınırdır; sezilir, fakat bütünüyle sahiplenilemez.
Panlektik düşünce bu sezgiyi daha geniş bir ufka taşır. İrade, bütünüyle insana ait kapalı bir mülk gibi durmaz; daha büyük bir iradenin içinde yer alır. İnsana düşen, kendisine ayrılan yeri tanımak ve o yeri işlemektir. Özgürlük burada sınırsız savrulma değildir. Verilen tohumu büyütme imkânıdır. İnsan kendi payını işledikçe çizgisini bulur; çizgisini buldukça ufka doğru yürür.
Estetikte Kant güzelliği öznel, fakat ortaklaşabilir bir yargı alanında düşünür. Bir şey güzel bulunur; çünkü kişisel beğeniyi aşarak ortak duyuda karşılık uyandırır. Ortak duyu burada herkesin aynı şeyi beğenmesi anlamına gelmez; insanlarda güzelliğe açık ortak bir sezgi alanı bulunduğunu gösterir. Güzellik, Kant’ta zorlayıcı bir bilgi değil, paylaşılabilir bir hazdır. Sınır burada beğeninin keyfiliğini dizginler.
Panlektik bakışta güzellik, yalnızca algının sonucu olarak kalmaz. Evrensel düzenin yüzeye vurmuş hâli olur. Güzellik, Mutlak’ın sessiz imzasıdır. Ona baktığımızda yalnızca hoşlanmayız; düzenin, uyumun ve ölçünün içimize değdiğini hissederiz. Göz biçimi görür, ruh o biçimde daha derin bir ahengi sezer. Kant güzelliğin ortaklaşabilir sınırını kurar; Panlektik düşünce güzellikte ufkun parıltısını görür.
Bilgi ve mantık tarafında Kant, aklın kategorilerini sağlam bir zemin olarak kurar. Kategoriler, insan zihninin deneyimi düzenlerken kullandığı temel kalıplardır: neden-sonuç ilişkisi, birlik, çokluk, zorunluluk gibi düşünme biçimleri bunlara örnek verilebilir. Bilgi, bu kalıplar sayesinde dağınık duyum olmaktan çıkar ve anlaşılır bir yapıya kavuşur. Aklın sınırı burada koruyucudur; düşünceyi dağılmaktan kurtarır.
Panlektik yaklaşım bu zemini reddetmez, fakat onu tek başına bırakmaz. Sezgi, ilham ve sessizlik de bilginin kapısını aralayan eşiklerdir. İnsan yalnızca hesap ederek ilerlemez. Bazen susarak, bazen içinden gelen ince çağrıyı dinleyerek de gerçeğe yaklaşır. Akıl yolu çizer; fakat yolun üzerindeki gölgeyi her zaman akıl kaldırmaz. Sınır düşünceye biçim verir, ufuk ona yön kazandırır.
Kant ve Panlektik düşünce aynı manzaraya farklı yerlerden bakar. Kant sınırı gösterir; Panlektik düşünce, o sınırın ardında uzanan genişliği hatırlatır. Kant insanı ölçüye çağırır; Panlektik düşünce, ölçünün içinde saklı daha büyük uyumu duyurur. Biri aklın disiplinini kurar, öteki bu disiplinin evrenle bağını açar.
İnsan bu iki bakış arasında yürür. Bir yanında sınır vardır; onu taşkınlıktan korur. Öte yanında ufuk vardır; onu donukluktan kurtarır. Sorumluluk da bu yürüyüşte değişir. Yalnız insanın omzunda taşınan bir yük olmaktan çıkar, daha büyük bir düzen içinde yerini bulan bir paya dönüşür. Akıl bu payın sınırını gösterir. Sezgi onun derinliğini yoklar. İnsan ise ikisinin arasında, hem ölçülmüş hem çağrılmış bir varlık olarak kendi yolunu işler.




















































