Uzakta bir fırının bacasından duman yükseliyor, ekmek kokusu dar sokakların arasına yavaşça yayılıyordu.
Âdem o sabah erkenden kalkmıştı. İçinde saklayamadığı bir heyecan vardı. Dedesi Nurettin Bey’le birlikte Gökdere Köyü’ne gideceklerdi. Çamlıbel Dağı’nın eteklerinde, kıvrıla kıvrıla uzanan yolların sonunda küçük bir mandıra vardı. Nurettin Bey yıllardır yoğurdu ve peyniri oradan alırdı. Ona göre o peynir başka yerde bulunmazdı; tuzu, kokusu, emeği ayrıydı.
Nurhan Hanım, kapının yanında oğlunun boynuna ince bir atkı bağladı.
“Sabahları serin olur,” dedi. “Üşütme sakın.”
Âdem başını salladı. Aklı atkıda ya da serinlikte değildi. Dedesinin eski deri çantasına, kapının önünde dimdik duran gövdesine, yüzündeki ciddi ama yumuşak ifadeye bakıyordu. Nurettin Bey’in her hareketinde ölçülü bir düzen vardı. Çantasını kaldırışı, kapıyı kapatışı, sokağa adım atışı bile yıllar önce öğrenilmiş ve hiç bozulmamış bir disiplinin parçası gibiydi.
Behzat Bulvarı’na doğru yürüdüler. Şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Fırınlardan çıkan ilk ekmekler tezgâhlara dizilmişti. Birkaç esnaf kepenklerini yarıya kadar kaldırmış, sabahın sessizliğini fazla incitmeden güne hazırlanıyordu. Âdem dedesinin birkaç adım gerisinden yürüyordu. Nurettin Bey’in omuzları genişti; yaşı ilerlemişti ama yürüyüşünde hâlâ dimdik bir kuvvet vardı.

Sabahın serinliğinde başlayan yolculuk.
Tokat Otogarı
Eski Tokat Otogarı’na vardıklarında ortam bambaşka bir hâl aldı.
Şehir henüz sakin görünüyordu, ama otogar çoktan uyanmıştı. Küçük büfelerin önünde çay bardakları buhar çıkarıyor, köyden gelen kadınlar başlarında yazmaları, kucaklarında sepetleriyle bekliyordu. Erkekler sigaralarını tüttürüyor, ellerini yelek ceplerine sokmuş, sabah serinliğine sessizce dayanıyordu. Muavinlerin sesi motor uğultularına karışıyordu:
“Erbaa… Niksar… Reşadiye…”
Mazot kokusu havaya sinmişti. Taş zemindeki ayak sesleri, sepetlerin hışırtısı, uzak bir öksürük ve çalışan motorların boğuk titreşimi birbirine karışıyordu. Âdem kalabalığın içinde hem küçük hem de dikkatli hissediyordu kendini. Herkes bir yere gidiyor, herkes bir şey taşıyor, herkesin içinde kendine ait bir hikâye duruyordu.
Nurettin Bey uzaktaki eski model minibüse el kaldırdı.
“Gökdere’ye gideceğiz,” dedi.
Şoför onu tanımış gibi başını eğdi, kapıyı açtı.
İçeri girdiklerinde eski döşemelerin kokusu yüzlerine vurdu. Koltuklar kalındı ama çökmüştü. Bazı minderlerin kenarları yırtılmış, içindeki köpük görünür olmuştu. Pencere kenarında şalvarlı, yün çoraplı yaşlı kadınlar oturuyordu. Birinin kucağında beyaz bir çarşafa sarılmış peynirler vardı. Bir adam gazeteyi iki eliyle açmış, haberlerin üstünde ağır ağır ilerliyordu. Yanındaki adam tespihini sessizce çekiyor, tanelerin birbirine değen sesi motor çalışmadan bile duyuluyordu.
Bir köşede genç bir adam eski bir radyoyu kurcaladı. Cızırtılı bir halk müziği yükseldi; önce boğuk, sonra biraz daha belirgin. Ses, dağ yoluna çıkmadan önce minibüsün içine eski bir memleket duygusu bırakmıştı.
Minibüs hareket edince gövdesi bir kez silkindi. Âdem bunu hemen fark etti. Babasının arabasında olmayan bir sarsıntıydı bu. Araç önce geriye yığıldı, sonra yola oturdu. Koltukların altından gelen titreşim bacaklarına, oradan sırtına kadar ulaştı. Şehir yavaş yavaş arkada kaldı.
Yol, başında sis taşıyan Niksar tarafına doğru uzandı. Saat sekizi biraz geçmişti. Güneş şehirde yeni ısınıyordu; dağa vurunca ışık başka türlü dağılıyordu. Yol kıvrıldıkça taşlar parlıyor, çukurlar koyulaşıyor, yeşilin tonu her virajda değişiyordu. Köy yolunun sertliği tekerleklerden geçip koltuğa, oradan Âdem’in gövdesine kadar ulaşıyordu.
Minibüs kasabanın içinden geçerken, yol kenarındaki fırından yükselen ekmek kokusu Âdem’in midesini guruldattı. Sonra yol virajlandı. Kır çiçekleri kenarlarda renk renk açmıştı. Gök berraktı. Mavi, o sabah başka bir anlam kazanmış gibiydi. Tepeler arasından süzülen güneş, karla örtülü dağ zirvelerine vurdukça Âdem büyülenmiş gibi dışarıya bakıyordu.
Nurettin Bey yol boyunca gözlerini manzaradan ayırmadı. Bir süre sonra başıyla dışarıyı işaret etti.
“Bak,” dedi.
Âdem cama biraz daha yaklaştı.
“Ne var?”
Nurettin Bey eliyle aşağıdaki kıvrımlı yolu gösterdi.
“Az önce oradan geçtik ya. Şimdi daha iyi görünüyor.”
Âdem dışarı baktı. Az önce içinden geçtikleri kıvrımlar şimdi dağın yamacında ince bir çizgi gibi uzanıyordu. Minibüs yükseldikçe evler küçülüyor, dere daha belirginleşiyor, tarlaların arası seçiliyordu.
“Her şey küçülüyor,” dedi Âdem.
Nurettin Bey gülümsedi. “Küçülmüyor. Senin görebileceğin şekilde bir araya geliyor.”
Âdem bunu tam anlamadı ama merakı devam ediyordu. Diğer yandan, o an dedesinin ne demek istediğini değil, dışarıdaki yolun nasıl değiştiğini gördü. Biraz önce içinde sarsıldıkları viraj, uzaktan bakınca başka yollarla birleşiyordu.
Bir süre sonra güneş dağın yamacından süzülüp minibüsün içine düştü. Yaşlı kadının yazmasının kenarı aydınlandı. Sonra ışık kaydı, gazete tutan adamın parmaklarına vurdu. Peynir çarşafı bir an beyazladı, ardından yeniden gölgeye karıştı.
Âdem camdan dışarı baktı. Minibüsün camında kendi yüzü ince bir gölge gibi beliriyor, dışarıdaki yol o gölgenin içinden geçip gidiyordu. Bir an hem içerideymiş hem de dışarıdan kendine bakıyormuş gibi hissetti.
Yol kenarında yürüyen birkaç kişi minibüse döndü. İçlerinden biri gözlerini kısarak cama baktı; sanki içeride birini seçmeye çalışıyordu. Bir başkası da başını hafifçe kaldırdı, yüzü tanıdık birine rastlamış gibi aydınlanır oldu. Âdem’in kalbi o an küçük bir sevinçle kıpırdadı. Belki onu görmüşlerdi. Belki gerçekten ona bakıyorlardı.
Sonra ikisi de başını çevirdi. Biri omzundaki çuvalı düzeltti, öteki yolun kenarındaki taşa basıp yürümeye devam etti. Minibüs onların yanından geçerken yüzleri yeniden sıradanlaştı. Az önceki bakış, sanki hiç olmamış gibi geride kaldı.
Âdem’in içinde garip bir boşluk belirdi. Görülmüş gibi olmuştu; ama görülmemişti. Bir anlığına tanınacakmış gibi durmuş, sonra kalabalığın içindeki herhangi bir çocuk olarak kalmıştı. Koltuğun titreşimi bacaklarında devam ediyor, camın soğukluğu yüzüne yakın duruyordu.
Sonra dalgın bir sesle konuştu:
“Dede, şu an buradayız ya… Gerçekten bu minibüsün içindeyiz, değil mi?”
Nurettin Bey torununa baktı, kısa bir sessizlikten sonra, “Ne demek istiyorsun sen şimdi? Elbette buradayız. Oturuyorsun ya yanımda,” dedi.
“Bilmiyorum,” dedi Âdem. “Az önce bize baktılar. Sanki tanıyacak gibiydiler, sonra başlarını çevirdiler. Bizi gördüler mi? Bizi biz olarak mı gördüler, yoksa yanlarından geçen dolu bir minibüs müydük?”
“Gördüler tabii,” dedi Nurettin Bey. “Gözleri var. Ama bizi tanımadıkları için selam vermemeleri normal.”
Âdem kaşlarını çattı. “Yani onlar gerçek bizi görmüyorlar mı? Sadece bir kalabalık mıyız onlar için? Oysa birkaç kişiyle göz göze geldim, seni ve beni tanıyor gibiydiler.”
“Olur öyle,” dedi Nurettin Bey. “İnsanlar bazen meraktan, bazen sezgiyle bakarlar.”
Dede sesini yumuşattı. “Ne öğrenmek istiyorsun?”
Âdem cama döndü. Camda kendi yüzünü gördü. Dışarıdaki yol, yüzünün üstünden akıp gidiyordu.
“Peki insan ne zaman gerçekten görülür?” diye sordu.
Nurettin Bey elini torununun omzuna koydu.
“Biri sana adınla seslenirse. Ya da seni beklerse. Ya da sen anlatmadan yüzünden anlarsa.”
“Sen anlıyor musun?”
Dede hafifçe gülümsedi. “Bazen.”
“Şimdi anladın mı?”
“Biraz.”
“Ne anladın?”
Nurettin Bey, Âdem’in atkısını düzeltti. “İçine bir şey takılmış,” dedi.
Âdem gözlerini kaçırdı. Bu cevap ona garip geldi. Hem utanmıştı hem de dedesinin bunu anlamasına sevinmişti.
“Takıldı,” dedi kısık bir sesle.
Dede başını salladı. “İyi. Takılsın. Sonra yine sorarsın.”
Minibüs bir çukura girdi. İkisi de hafifçe sarsıldı. Nurettin Bey’in eli Âdem’i omzundan tuttu. Âdem tekrar cama baktı. Camda kendi yüzü vardı. Yanında dedesinin yüzü de belli belirsiz görünüyordu. Bir sepet yerinden oynadı, yaşlı kadın eliyle tuttu. Radyodaki türkü cızırtıya karıştı.
Konuşma orada kaldı.
Bir süre sonra Âdem’in aklına başka bir soru geldi.
“Dedeciğim, biz neden köye gidiyoruz? Oradaki sütçü amcadan peynir alacağız diye koca bir yolculuk yapıyoruz. Tokat’ta herhangi bir bakkaldan da alabilirdik.”
Nurettin Bey gülerek Âdem’in başını okşadı.
“Alabilirdik. Ama ben hep bu amcadan alım yaparım.”
“Neden? “
“Çünkü onun nasıl emek verdiğini ve o emeği nasıl lezzete ve kaliteye dönüştürdüğünü biliyorum da ondan.”
Âdem elindeki boş torbaya baktı. “O zaman sadece almak yetmiyor.”
Nurettin Bey başını salladı. “Yetmiyor. Kıymetini de bileceksin. Kıymet bilmezsen hayat senin de karşına kıymet bilmeyenleri çıkartır.”
Bu sözler Âdem’in içine sıcak ve ağır birer emanet olarak işledi. Peynir almak için yapılan yolculuk, yalnızca alışveriş olmaktan çıkmıştı. O peynirin ardında bir adamın sabah kalkışı, hayvanlarını besleyişi, sütün kaynaması, tuzun ayarı, mandıranın kokusu, köyün toprağı ve yolun zahmeti vardı. Bir şeyi değerli kılan yalnız tadı değildi; içinden geçen emekti.
Minibüs toprak yola saptı. Çukurlar arttı. Dağın serinliği hâlâ tenlerine vuruyordu; güneş yükseldikçe serinliğin içine ince bir sıcaklık karıştı. Köye yaklaşırken yol kenarındaki evler seyrekleşti. Birkaç kerpiç duvar, birkaç bahçe, ahır kapılarının önünde duran kovalar göründü. Tavuklar yolun kenarından kaçıştı. Bir çocuk, elindeki sopayla toprağı eşeleyip minibüse baktı.
Gökdere
Gökdere Köyü’ne vardıklarında minibüs meydanın yakınında durdu.
Nurettin Bey önce indi, sonra Âdem’e elini uzattı. Çocuk ayağını toprağa bastığında şehirden ayrıldığını hissetti. Toprak yumuşak değildi; ama canlıydı. Havada süt, saman, nemli toprak ve odun dumanı karışımı bir koku vardı. Köy acele etmeyen bir yer gibiydi. Herkes birbirini tanıyor, her ses bir yerden gelip bir yere oturuyordu.
“Yürüyelim biraz,” dedi Nurettin Bey. “Burada acele etmemize gerek yok.”
Âdem dedesinin yanında yürüdü. Meydanda birkaç erkek selam verdi. Bir kadın kapının önünde bakır bir leğeni yıkıyordu. Uzakta bir inek böğürdü. Mandıraya doğru ilerlerken Nurettin Bey herkesle kısa kısa konuşuyor, kimseye fazla söz vermiyor ama kimseyi de geçiştirmiyordu. Âdem bunu izledi. Dedesinin insanlarla kurduğu ilişkide tuhaf bir denge vardı: yukarıdan bakan bir mesafe de yoktu, kendini dağıtan bir yakınlık da. Herkese hakkı kadar yer veren bir duruştu bu.
Mandıraya girdiklerinde içerisi serindi. Taş duvarlar sabahın soğuğunu saklamıştı. Büyük kapların içinde yoğurtlar duruyor, bir kenarda peynirler süzülüyordu. Sütün ekşi ve temiz kokusu havaya yayılmıştı. Mandıracı adam Nurettin Bey’i görünce gülümsedi.
“Hoş geldiniz Nurettin Bey.”
“Hoş bulduk,” dedi dede. “Bu da torunum Âdem.”
Adam Âdem’e baktı. “Demek sen Âdem’sin.”
Bu cümle Âdem’in hoşuna gitti. O an minibüsteki çocuk değildi yalnızca ; adıyla çağrılan, fark edilen, birinin bakışında yer bulan biriydi. Yolda sorduğu soru yeniden içine döndü. Görünmek başka, anlaşılmak başka. Burada insanlar birbirine yalnız yüz olarak değil; emek, hikâye ve ad olarak değiyordu.
Peynirler tartıldı. Yoğurtlar kaplara kondu. Nurettin Bey parasını verdiğinde pazarlık etmedi. Âdem şaşırdı.
“Dede,” dedi, mandıranın kapısından avluya adım atarken, peynirin tuzu hâlâ damağındayken, “hiç pazarlık yapmadın.” Nurettin Bey elindeki torbayı biraz yukarı çekti, parmaklarının boğumlarına yapışan nemli torba hışırtıyla yerini buldu. Ağzından süt kokusu, üstüne sigara dumanı sinmiş bir nefes çıktı. “Her şeyin pazarlığı olmaz, evlat.” Gözleri avlunun köşesindeki kovaya ilişti; az önce yere damlayan süt, suya karışıp ince bir çizgi olmuş akıyordu. “Dedim ya, ben arkasındaki emeği biliyorum.”
Âdem elindeki küçük pakete baktı. O paket artık yalnızca bir yiyecek değildi. İçinde gidilen yol, sabahın serinliği, minibüsün sarsıntısı, dağın ışığı, mandıracının emeği ve dedesinin sözü vardı.
Gökdere meydanından geçerken Âdem’in gözü çeşmenin başındaki çocuğa takıldı. Çocuk, avucuyla su içiyor, öbür elinde yarısı yenmiş bir portakal ve kabukları taşıyordu. O an Âdem bunun üzerinde durmadı. Çocuktu; bakmış, görmüş, sonra yoluna devam etmişti. Meydanın sıradan ayrıntılarından biriydi bu: çeşmeden taşan su, kahvenin önündeki kasketli adam, başıyla selam veren kadın, nemli toprağın ayakkabı altında bıraktığı yumuşak ses ve o çocuğun elindeki kabuk.

Çeşme başındaki çocuk, o gün sıradan bir ayrıntı gibi görünmüştü.
Portakal Kabuğu
Yıllar sonra Âdem, ölüm döşeğinde aynı sahneye döndüğünde, o küçük ayrıntı büyüdü. Artık oraya çocuk gözleriyle değil, hayatın içinden geçmiş bir bilinçle bakıyordu. Çeşme yine akıyordu. Kadın yine başıyla selam veriyordu. Kahvenin önündeki adam sigarasını iki parmağının arasında tutuyordu. Çocuk yine oradaydı; elindeki portakal ve kabuğunun suyu bile kurumamış gibiydi.
O gün Gökdere’ye gitmişti. Bir köye değil, kendi düşüncesinin ilk kapısına varmıştı.
Dar sokaklardan çıkıp yukarıdan bakmayı, görünür olmanın anlaşılmak anlamına gelmediğini, bir şeyin değerinin ona temas eden emekle kavranabileceğini ilk kez orada sezmişti.
Sonradan Panlektik adını vereceği düşüncenin ilk kıpırtısı belki de tam orada doğmuştu: minibüsün camında, dağa vuran ışıkta, dedesinin dizinin üstünde duran elinde, Gökdere yolunun sarsıntısında.
Âdem o gün çocuktu. Ama bazı çocukluk günleri, insanın içinde büyümeye devam eder.
Gökdere de öyle kaldı.
Bir köyden çok, bir bakış biçimi olarak.





















































