Bir şey birden tamamlanmış hâlde ortaya çıkmaz. Önce küçük bir işaret belirir. Bu bazen bir sezgi, bazen bir arzu, bazen bir eksiklik, bazen de insanın içinden atamadığı bir soru olabilir. İlk bakışta önemsiz görünür; fakat içinde genişleme isteği taşır. Tohum gibi küçüktür, ama yalnızca küçük olduğu için basit değildir. Henüz görünmeyen bir imkânı saklar.
Sonra bu ilk işaret başka şeylerle temas eder. Bir duyguya, bir hatıraya, bir insana, bir korkuya, bir seçime değer. Tek başına duran şeyler birbirine bağlanmaya başlar. Böylece insan, bir olayın yalnızca olay olmadığını; bir sözün yalnızca söz, bir bakışın yalnızca bakış, bir susuşun yalnızca susuş olmadığını fark eder. Her şey, başka bir şeyle temas ettiğinde anlam kazanmaya başlar.
Bu temaslardan daha büyük bir bütün doğar. Varlık, kendi başına kapalı bir şey olmaktan çıkar; bulunduğu yer, değdiği hayatlar, taşıdığı izler ve açtığı yollarla anlam kazanır. Bir insan yalnızca kendisi değildir. İçinde ailesinin sesini, geçmişinin tortusunu, korkularını, sevdiklerini, kaybettiklerini ve henüz adını koyamadığı çağrıları taşır. Bu yüzden insanın kim olduğu, yalnızca ne olduğuyla değil, neye bağlandığıyla da anlaşılır.
Yaratıcının varlığı yaratması da böyle sezdirilebilir: Dışarıdan biçim veren bir elden çok, içeriden diri tutan bir yakınlık gibi. Varlık, O’ndan kopmuş ve kendi başına bırakılmış değildir. Fakat O’nunla aynı da değildir. Arada hem mesafe hem yakınlık vardır. Bu yakınlık, şeyleri yalnızca var etmez; onlara yön, mana ve içten bir titreşim verir.
Bu bakışta yaratım bitmiş bir olay değildir. Her an süren, her varlıkta başka türlü açılan bir oluş hâlidir. İnsan da yalnızca doğmuş olmaz; zamanla kendi anlamına çağrılır. Beden dünyaya gelir, fakat insanın içindeki asıl mana yaşadıkça, bağlandıkça, kaybettikçe, sevdikçe ve fark ettikçe açılır.
İnsan bazen kendi içindeki ilk işareti hemen tanıyamaz. Onu hırs sanabilir, korku sanabilir, öfke sanabilir. Bazen de başkasının yolunu kendi yolu zanneder. Fakat hakiki çağrı acele etmez. Bağırmaz. İnsanın içinde bekler. Kişi hazır oldukça kendini daha açık duyurur.
Bu yüzden yaratılmış olmak pasif bir durum değildir. İnsan yalnızca var edilmiş değildir; anlamaya, seçmeye, bağ kurmaya ve kendi yerini bulmaya çağrılmıştır. Her seçim başka seçimlere, her söz başka hayatlara, her susuş başka ihtimallere bağlanır. Hiçbir şey bütünden tamamen ayrı kalmaz.
Fakat bu, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aksine artırır. Çünkü eğer her şey bir anlam örgüsü içinde birbirine değiyorsa, insanın yaptığı hiçbir şey yalnızca kendisinde kalmaz. Bir bakış bile başkasının içinde yıllarca yaşayabilir. Bir söz, birinin hayatında yara da olabilir, uyanış da.
Bu anlayışın merkezinde şu sezgi durur: Varlık, yalnızca yapılmış bir şey değil; içeriden çağrılmış, birbirine bağlanmış ve daha geniş bir anlam içinde yerini arayan bir şeydir. Yaratıcı, varlığı dışarıdan seyreden uzak bir kudret gibi değil; onu içeriden diri tutan, ona kendi yönünü sezdiren yüce yakınlık gibi hissedilir.
Bazen bu hakikat büyük sözlerle değil, küçük izlerle görünür: bir bardakta kalan çay halkasıyla, suyun kıpırtısıyla, bir çocuğun sorusuyla, bir babanın susuşuyla, sabahın serinliğiyle. İnsan o anda anlar ki hiçbir şey yalnızca kendisi değildir. Her küçük iz, daha büyük bir anlamın eşiği olabilir.
Yaratılmış olmak, yalnızca var olmak değil; bir anlamın içinde uyanmaktır.





















































