Günlük hayatın içinde küçük bir kuşku belirdiğinde, zihin orada fazla oyalanmaz; hemen daha büyük bir soruya yürür: “Ben buna ne kadar güveniyorum?” Descartes tam da bu yürüyüşün izini sürer. Elinde ne varsa önce masaya koyar. Taş gibi sağlam sandığını da, yıllardır doğru bildiğini de yoklar. Çünkü sağlam bir temel aranıyorsa, önce çatlayabilecek yer görülmelidir. Şüphe, onun düşüncesinde bir duvar değil, kapıdır. O kapının ardında ise insanın her şeyden kuşku duysa bile düşünmekten kaçamayacağını söyleyen o cümle belirir: “Düşünüyorum, öyleyse varım.”
Descartes’ın Tanrı anlayışı da bu arayışın içinde yer alır. Tanrı, onun için yalnızca inancın konusu değildir; hakikatin üzerine düşen bir ışık gibidir. İnsan aklı kendi başına kolayca tökezler. Bir yerde durur, başka yerde yanılır; kimi zaman kendi gölgesini bile gerçek sanır. Tanrı’nın varlığı bu akla bir dayanak sağlar. Böylece Tanrı, uzakta duran soyut bir fikir olmaktan çıkar; düşüncenin dağılmasını önleyen bir merkez hâline gelir.
Zihin ile beden arasındaki çizgi de Descartes’ta belirgindir. Zihin düşünür, tartar, kuşku duyar. Beden yer kaplar, hareket eder, mekanik bir düzen içinde işler. Zihin içe döner; beden dış dünyada görünür olur. Bu ayrım, yalnızca felsefi bir başlık olarak kalmaz. İnsan, bilinç ve madde üzerine yapılan tartışmaların içine sızar ve hâlâ orada durur. Çünkü insanın ne olduğu sorusu, biraz da onun hangi yanının konuştuğuyla ilgilidir.
Descartes aklı merkeze koyar. Ona göre bilgi, dağınık izlenimlerin içinden değil, düzenli düşüncenin içinden çıkar. Açık olmayan şeye hemen güvenmez. Bir fikir bulanıksa, zihni ondan geri çeker. Sezgi ve duygu geri planda kalır; hakikat aceleyle gelen bir misafir gibi karşılanmaz. Hakikat ölçü ister. Sıra ister. Tutarlılık ister. Zihin bunları kurabildiği ölçüde sağlamlaşır.
Gerçeklik konusunda da tavrı keskindir. Duyular insanı kolayca yanıltabilir. Uzakta duran bir cisim başka görünür; karanlıkta aynı çizgi başka bir şeye dönüşür. Alışkanlık ise zihne kendi yanılgısını usulca giydirir. Bu yüzden gerçeğe ulaşmak için gözün ilk izlenimine değil, aklın sıkı tutuşuna yaslanmak gerekir. Gerçek olan, zihnin açık ve seçik biçimde kavradığı şeydir; geri kalanı sisin içinde kalır.
Burada Panlektik düşünce, Descartes’ın bıraktığı yerden başka bir kapı açar. Akıl elbette insan için sağlam bir merdivendir; fakat hakikat her zaman yalnızca basamak basamak yükselen düşüncenin sonunda belirmez. Bazen bir fikir, henüz adı konmadan önce içimizde doğru bir yere dokunur. Bazen sezgi, uzun bir akıl yürütmenin varacağı eşiğe daha erken ulaşır. Bu sezgi kör bir teslimiyet değildir; bağlamın, deneyimin, içsel birikimin ve henüz dile gelmemiş kavrayışın birlikte çalıştığı sessiz bir alandır.
Panlektik bakış, aklı dışlamaz; onu tek hâkim kapı olmaktan çıkarır. Çünkü insan yalnızca hesaplayan bir zihin değildir. Düşünürken hatırlar, hisseder, bağ kurar, korkar, inanır, tereddüt eder. Hakikat de bu unsurların hiçbirine tek başına teslim edilemeyecek kadar geniştir. Descartes kesinlik ararken, Panlektik düşünce kesinliğin yanında oluşu da önemser. Bir şey yalnızca açık ve seçik olduğu için değil, doğru bağlamda karşılık bulduğu için de anlam kazanır.
Bu nedenle şüpheyle açılan yol, her zaman kesinlikle kapanmak zorunda değildir. İnsan bazen cevabı tamamlayarak değil, sorunun içinde kalarak olgunlaşır. Kimi hakikatler, emin olmanın rahatlığında değil; emin olamamayı da göze alan zihinde görünür. Çünkü bazen insanı ileri götüren şey bulduğu cevap değil, bırakamadığı sorudur.




















































