Fanon, Said, Gramsci ve Panlektik Bakış

Ana Sayfa / Yönetimsellik / Fanon, Said, Gramsci ve Panlektik Bakış

Bazı düşünürler, yalnızca fikirleriyle değil, insanın içine bıraktıkları soruyla yaşar. Frantz Fanon, Edward Said ve Antonio Gramsci böyle isimlerdir. Her biri başka bir yerden konuşur; biri sömürge şiddetinin insan ruhunda açtığı yaraya bakar, biri temsilin ve dilin nasıl bir iktidar alanına dönüştüğünü gösterir, diğeri toplumun rıza yoluyla nasıl biçimlendirildiğini anlatır.

Panlektik bakış bu isimleri aynı kalıba sokmaya çalışmaz. Onları, insanın özgürleşme arayışında beliren üç ayrı yoğunlaşma noktası gibi okur. Her biri kendi çağının düğümünü taşır. Bu düğümler çözüldükçe, insanın yalnızca dış baskılarla değil, içselleştirdiği anlamlarla da kuşatıldığı daha açık görülür.

Frantz Fanon’un düşüncesinde sömürge, yalnızca bir toprağın işgali değildir. Sömürge, insanın kendine bakışını da yaralar. Ten, dil, beden, hafıza ve arzu bu düzenin içinde yeniden biçimlenir. Sömürülen kişi, zamanla kendisini kendi gözleriyle değil, onu küçülten bakışın içinden görmeye başlayabilir.

Fanon’un öfkesi buradan doğar. Bu öfke basit bir tepki değil, kırılmış insan bütünlüğünün kendini yeniden kurma çabasıdır. Panlektik açıdan bakıldığında burada nüve, yaralanmanın içinden çıkan ilk bilinç kıvılcımıdır. İnsan, kendisine giydirilen eksiklik duygusunu fark ettiği anda, düğüm çözülmeye başlar. Özgürleşme de yalnızca siyasal bağımsızlıkla sınırlı kalmaz; insanın kendi yüzünü, kendi sesini ve kendi değerini geri alması gerekir.

Edward Said’in düşüncesi, sömürünün başka bir cephesini açar. Onun üzerinde durduğu mesele, bir toplumun nasıl temsil edildiğidir. Batı’nın “Doğu”yu anlatma biçimi çoğu zaman masum bir tanıma çabası değildir. Doğu, bazen egzotik, bazen geri kalmış, bazen gizemli, bazen de yönetilmesi gereken bir alan gibi kurgulanır. Böylece gerçek insanların yaşadığı coğrafya, zihinsel bir tasarıma dönüşür.

Panlektik için Said’in önemi burada belirir. Çünkü bilgi, her zaman saf ve tarafsız bir ışık gibi işlemez. Bazen iktidarın diliyle birleşir ve hakikatin üzerini örter. Bir topluma verilen ad, o toplumun nasıl görüleceğini belirleyebilir. Nasıl görüldüğü ise ona nasıl davranılacağını etkiler. Dil yalnızca anlatmaz; sınır çizer, mesafe kurar, bazen de insanı kendi hakikatinden uzaklaştırır.

Antonio Gramsci, iktidarın daha sessiz bir yüzüne dikkat çeker. Ona göre yönetilmek her zaman zorla gerçekleşmez. İnsan kimi zaman alışkanlıklarla, tekrarlarla, eğitimle, kültürle ve gündelik kabullerle yönlendirilir. Bir düşünce düzeni, kendisini doğal hayat gibi gösterdiğinde daha derin bir etki kazanır. Gramsci’nin hegemonya dediği şey, tam da bu sessiz yerleşmedir.

Panlektik açıdan hegemonya, bağlamın ele geçirilmiş hâlidir. İnsan bazı fikirleri kendi fikri sanır; oysa onları uzun zaman boyunca duymuş, öğrenmiş ve normal kabul etmiştir. Toplumun ortak zihninde oluşan düğümler, bireyin düşünme biçimini fark edilmeden belirler. Bu yüzden özgürleşme yalnızca dış güce karşı çıkmakla tamamlanmaz; insanın içinde “doğal” görünen kabulleri de sorgulaması gerekir.

Fanon bedendeki ve ruhtaki yarayı görünür kılar. Said, bu yarayı besleyen temsil düzenini açar. Gramsci, düzenin gündelik hayat içinde nasıl olağanlaştığını gösterir. Panlektik bakış ise bu üç hattı tek bir karşılaştırma listesine dönüştürmeden, aynı büyük sorunun etrafında düşünür: İnsan, kendisine ait olmayan anlamları ne zaman kendi hakikati sanmaya başlar?

Bu soru önemlidir. Çünkü sömürge yalnızca sınır çizgilerinde kurulmaz. Dilin içinde, okulda, kitapta, bakışta, alışkanlıkta ve insanın kendisi hakkında kurduğu cümlelerde de varlığını sürdürebilir. Bir toplum, dışarıdan özgür görünürken içeride başkasının kavramlarıyla düşünebilir. Bir insan, zinciri kırdığını sanırken zincirin adını değiştirmiş olabilir.

Panlektik düşünce burada daha geniş bir alan açar. Nüve, bazen bir itirazdır. Bazen insanın içinden geçen huzursuz bir sorudur. Bazen de “Ben gerçekten kendi sesimle mi konuşuyorum?” diye başlayan sessiz bir fark ediştir. Düğüm, bu fark edişin temas ettiği yerdir: beden, dil, hafıza, toplum ya da kültür. Bağlam açıldığında ise insan artık yalnızca maruz kalan biri değildir; anlamı yeniden kurmaya başlayan bir özneye dönüşür.

Fanon’un yaralı bilinci, Said’in temsil eleştirisi ve Gramsci’nin hegemonya çözümlemesi Panlektik içinde aynı kapıya çıkar: Özgürleşme, insanın kendi anlam alanını geri almasıdır. Bu süreç bir anda tamamlanmaz. Önce yabancı bakış fark edilir. Sonra o bakışın dile, davranışa ve hafızaya nasıl yerleştiği görülür. Ardından insan kendi kavramlarını, kendi anlatısını ve kendi duruşunu kurmaya başlar.

Panlektik sarmal tam burada işler. Her fark ediş yeni bir katman açar. Her katman, daha derin bir soruyu beraberinde getirir. İnsan yalnızca “Kim beni yönetti?” diye sormaz; “Ben kimin diliyle kendimi anlattım?” sorusuna da yaklaşır.

Fanon, Said ve Gramsci bu yüzden Panlektik düşünce için ayrı ayrı kapılar açar. Fanon, insanın yaralanmış onurunu hatırlatır. Said, temsilin hakikat üzerindeki gölgesini gösterir. Gramsci, rızanın ne kadar sessiz kurulabileceğini anlatır. Panlektik ise bütün bunları insanın anlamla, özgürlükle ve kendi özüyle kurduğu ilişki içinde yeniden düşünür.

Çünkü insanı esir alan şey her zaman görünür bir güç değildir. Bazen bir kelime, bazen bir bakış, bazen de yıllarca doğru sanılmış bir kabuldür. Özgürleşme, bu kabullerin içinden geçerek insanın kendi sesine yaklaşmasıdır.

Yazılar İletişim