İnsan varoluşun temel sorularına yöneldiğinde, görünen dünyanın yüzeyi incelmeye başlar. Olgular yerli yerindedir; yine de onların ardında sezilen bir düzen, zihnin eşiğinde sessizce belirir. Göz gördüğüyle yetinse bile düşünce durmaz: Bütün bunların ötesinde ne vardır?
Bu soru, insanı bir arayışın içine çeker. Arayış, Yaratıcı’nın varlığıyla ilişki kurma çabası olarak değerlendirilebilir; ancak dogmatik kalıpların dar sınırlarına kapatılmak zorunda değildir. Tanrı’yı insan zihninin tanımlarına sığdırmaya çalışmak, sınırsız olanı dar bir çerçeveye hapsetmek gibidir. Daha ihtiyatlı tutum, O’nun özünün ve muradının insan idrakini aştığını kabul etmektir.
Bu çerçevede Yaratıcı, yalnızca felsefi bir ispatın sonunda ulaşılan hüküm değildir. Varoluşu anlamlandırmayı mümkün kılan bir varsayım olarak da düşünülebilir. Fakat bu düşüncenin önünde aşılmaz bir eşik vardır: Mutlak hakikat bütünüyle kavranamaz. İnsan, Yaratıcı’nın zatını kuşatamaz. Yine de bu sınır arayışı hükümsüz bırakmaz. Evrendeki düzenin, dönüşümün, dengenin ve canlılığın içinde, O’nun hikmetine işaret edebilecek izler sezilebilir.
Evreni yalnızca mekanik yasaların işlediği kapalı ve anlamsız bir yapı olarak görmek zorunlu değildir. Fizik yasaları işler, biyolojik süreçler sürer, kozmik düzen hareket eder; doğa durmaksızın dönüşür. Bunların belirli düzeylerde nasıl gerçekleştiği açıklanabilir. Fakat açıklama tamamlandığında bile anlam sorusu sessizce yerinde kalır. Olguların ardında, bilgiyle bütünüyle tüketilemeyen bir boyut bulunabilir. Böylece düzen, yalnızca işleyen bir mekanizma değil, insan bilgisinin sınırlarını aşan bir hikmetin yansıması olarak da okunabilir.
Hakikat arayışı iki ayrı düzeyde ilerler. Zahirî düzeyde bilim, görünen evrenin izini sürer. Matematik hesaplar; fizik hareketi ve yasaları inceler; biyoloji canlı süreçleri araştırır; gözlem, işleyişin ayrıntılarını görünür kılar. Batınî düzeydeyse insan sessizleşir; sezgi, tefekkür ve içsel dikkatle bu işleyişin ardındaki anlamı yoklar. Hakikat yine ele avuca sığmaz. Fakat izleri hissedilebilir. Tam da bu erişilemeyen yakınlık, insanın mutlak gerçeğe yaklaşma arzusunu canlı tutar.
Bu nedenle bilim ile sezgiyi birbirine karşı duran iki alan saymak sınırlayıcı olabilir. Bilim, evrenin gözlemlenebilir düzenini çözümlemeye yönelir. Sezgi ve tefekkür ise aynı düzenin insanın içinde uyandırdığı anlamı takip eder. Biri ölçerken diğeri dinler. İnsan böylece yalnızca akılcılığın sert sınırlarına hapsolmaz; ölçüsüz mistisizmin sisinde de kaybolmaz. Bu iki alan, birbirini dışlayan yollar değil, hakikate yaklaşmanın farklı imkânları olarak görülebilir.
Modern bilimin, evrende deterministik zincirlerin yanında belirsizliklere ve ihtimallere de yer bulunduğunu gösterdiği söylenebilir. Kaos teorisi ve kuantum düzeyindeki belirsizlikler, düzenin içinde açıklık alanları bulunduğunu hatırlatır. Burada gerilim belirginleşir: Düzenin içinde kaos, kaosun içindeyse yeni bir düzen ihtimali vardır. Bu durum bir çelişki olmak zorunda değildir; varoluşun çok katmanlı yapısına işaret eden bir olgu olarak okunabilir. Yaratıcı’nın sessizliği de bu gerilimin içinde hissedilir. Her şey bütünüyle açıklanmış değildir. Fakat hiçbir şeyin bütünüyle anlamsız olduğu da kesin biçimde söylenemez.
Kadiri Mutlak Yaratıcı varsayımı, insan eylemlerine yön verebilecek bir çerçeve sunar. Varlık bir düzenin parçasıysa, insanın en küçük tercihi bile bu dokudan bütünüyle kopuk değildir. Söylenen bir söz, yapılan bir davranış, paylaşılan bir bilgi ya da korunan bir suskunluk başka hayatlara dokunabilir. Küçük görünen şeyler beklenmedik biçimde yankılanabilir. Bu yüzden insan yalnızca bilen değil, bildiğini nasıl taşıdığıyla sorumluluk üstlenen bir varlıktır.
Bilgi tam bu noktada etik bir ağırlık kazanır. Bilmek, sahip olmak değildir. Bilgi, hakikate yaklaşma yolunda insana bırakılmış bir emanet gibi taşınabilir. Kibir, tahakküm ya da çıkar için kullanıldığında daralır; ağırlığını ve anlamını yitirir. Tevazu, paylaşım ve sorumlulukla taşındığındaysa insanı hem kendisine hem de daha büyük düzene yaklaştırabilecek bir imkâna dönüşür.
Sonunda Mutlak Yaratıcı’nın özü erişilemez kalabilir. Fakat bu erişilemezlik, insanı umutsuzluğa değil, yeniden arayışa çağırır. Evrenin düzeni, doğanın döngüsü, bilimin keşifleri, insanın acısı, merhameti ve sezgisi aynı sorunun farklı yüzleri gibi belirir. İnsan bu derin sessizliği dinledikçe hakikati ele geçirip sahiplenemeyeceğini anlar. Onunla birlikte yürümeyi öğrenir.



