Panlektik felsefe, evrendeki çeşitliliği anlamlandırma çabasından doğar. İnsan, görünen dünyanın ardında daha geniş bir anlam örgüsü bulunduğunu sezdiğinde, varlığa yalnızca dışarıdan bakmaz; kendi iç yolculuğunu da bu genişliğin içinde yeniden düşünmeye başlar.
Çeşitlilik ilk bakışta dağınık görünebilir. Dinler, felsefeler, gelenekler ve düşünce akımları birbirinden ayrı yollar açmış gibidir. Fakat Panlektik bakış, bu ayrılığı yalnızca çatışma alanı olarak görmez. Her düşünce biçimi, insanın kendi çağında sorduğu sorulara verilmiş bir cevaptır. Her inanç, insanın varoluş karşısındaki hayretini, korkusunu, umudunu ve anlam arayışını başka bir dille ifade eder.
Bir bahçeyi düşünelim. Farklı renklerde çiçekler, değişik boylarda ağaçlar, toprağın üzerinde ağır ağır ilerleyen küçük canlılar vardır. Yakından bakınca her unsur kendi başına durur. Bir çiçek yalnızca çiçek, bir böcek yalnızca böcek, bir taş yalnızca taş gibi görünür. Fakat göz biraz geri çekildiğinde, bütün bu farklılıkların aynı canlı düzen içinde yer aldığı fark edilir. Bahçenin güzelliği tek renkten değil, renklerin birbirini boğmadan yan yana durabilmesinden doğar.
Panlektik düşünceye göre insanlık tarihi de böyle okunabilir. Bir gelenek merhameti öne çıkarır, bir başka düşünce aklı merkeze alır, başka bir yol iradeyi, sabrı ya da iç arınmayı vurgular. İlk bakışta bunlar birbirine karşıt görünebilir. Oysa daha geniş bir yerden bakıldığında, her biri insanın eksik kalan bir yönüne seslenir. Akıl, kalbin taşkınlığını dengeler; merhamet, kuru aklı yumuşatır; irade, iyi niyetin dağılmasını önler. Böylece farklı yollar, birbirini yok etmek yerine insanı daha bütünlüklü bir kavrayışa çağırabilir.
Dinler ve felsefi sistemler de bu açıdan yalnızca ayrışma noktalarıyla okunmamalıdır. Elbette her biri kendi hakikat iddiasına, kendi diline ve kendi sınırına sahiptir. Panlektik bakış bu farkları silmeye çalışmaz. Tam tersine, farkların içindeki işareti anlamaya yönelir. Çünkü her fark, insanın hakikate hangi açıdan yaklaştığını gösteren bir iz taşır.
Dünya yakından bakıldığında çoğu zaman fırça darbelerine benzer: parçalı, kesik, kimi yerde sert, kimi yerde belirsiz. Uzaklaştıkça renklerin birbirine nasıl bağlandığı görülür. Ayrıntılar, büyük resmin içinde kendi yerini bulur. İnsan da yalnızca kendi bulunduğu noktadan bakarsa başka yolları kolayca yabancı sayabilir. Fakat bakış genişledikçe, başka yolların da insanın ortak arayışına katıldığı anlaşılır.
Mutlak Yaratıcı’nın insana sunduğu çeşitlilik, bu yüzden yalnızca dış dünyanın zenginliği değildir. Aynı zamanda bir sınav, bir imkân ve bir davettir. İnsan, kendi yoluna sadık kalırken başka yolların taşıdığı hakikat payını da görmeyi öğrenebilir. Bu öğrenme, inancını zayıflatmak zorunda değildir; aksine onu daha derin, daha sabırlı ve daha bilinçli kılabilir.
Panlektik felsefe, farklı inanç ve düşünce biçimlerini karşıtlık üzerinden değil, tamamlayıcılık imkânı üzerinden anlamaya çalışır. Tamamlayıcılık burada her şeyi aynılaştırmak anlamına gelmez. Birbirinden farklı olanı yok etmeden, onun büyük anlam düzeni içindeki yerini aramak demektir. Çünkü hakikat, insanın dar bakışına sığmayacak kadar geniştir; insan ise o genişliğe ancak parçalar arasında bağ kurarak yaklaşabilir.
Evrendeki çeşitliliğin içinde saklı ahengi görmek, manevi yolculuğu daha dikkatli bir arayışa dönüştürür. İnsan yalnızca kendi yolunun anlamını değil, başka yolların hangi soruya cevap verdiğini de merak etmeye başlar. Büyük resmi görmek ile küçük ayrıntıya eğilmek artık birbirine karşıt değildir. İkisi de aynı arayışın iki hareketidir: biri bütünü sezdirir, diğeri bütüne giden izi gösterir.




















































