PANLECTIC.INFO

Panlektik Felsefe: Hakikatin İzinde Bir Yolculuk

Âdem’in felsefeye ilgisi büyük bir iddiayla başlamadı. Ne bir kürsüde, ne düzenli bir okuma programında, ne de kendine filozof deme hevesinde. Ankara’nın soğuk bir akşamında, beklenmeyen bir kırılmanın ardından başladı. Henüz 19 yaşındaydı.

Panlektik Felsefe: Hakikatin İzinde Bir Yolculuk

Mavi’yle buluşacağı pastanede uzun süre oturmuştu. Duvar saatine, buharı azalan çaya, her açılıp kapanan kapıya bakmıştı. Mavi gelmedi. Âdem de eve dönmedi. Milli Kütüphane’ye yürüdü.

Rafların arasında ne aradığını bilmeden dolaşırken bir masanın üstünde açık bırakılmış bir kitap gördü. Camus’nün Yabancı’sıydı. Sayfanın ortasında, Marie’nin evlilik sorusuna verilen o kayıtsız cevap duruyordu. Âdem cümleyi bir kez okudu, sonra bir daha. O an yalnızca kendi incinmişliğini değil, insanın başkasından beklediği anlamla dünyanın verdiği sessizlik arasındaki mesafeyi de gördü.

Belki felsefe onun için tam orada başladı: birinin gelmediği masadan kalkıp, insanlığın suskunluğuna açılan bir sayfanın önüne oturduğunda.

Münir Amca’yla bir çay ocağında tanıştı. Yaşlı adam Âdem’in zihnine yıllarca kapanmayacak bir soru bıraktı:

“Tanrı’nın sessizliği hakkında ne düşünüyorsun Adem!”

Münir Amca’ya göre insan Tanrı’yı ancak O’nun kendini tanıttığı yerlerden, yaratılanların içindeki izlerden ve sezebildiği işaretlerden hareketle düşünebilirdi. Doğa dışarıda bırakılacak bir alan değildi; fakat Tanrı’yı doğanın kendisi saymak da besteyi besteci sanmak gibiydi. Notalar duyulurdu, ama besteci notaların içine hapsedilemezdi.

Âdem o konuşmadan sonra hakikati yalnızca görünen şeylerin toplamı olarak düşünemedi. Mavi’nin yokluğu, Camus’nün kayıtsız cümlesi ve Münir Amca’nın Tanrı sorusu birbirine temas ediyordu. Sanki görünmez bir ağ tüm bunları birbirine bağlar gibiydi.

Hakikat tek bir yerde mi duruyordu, yoksa insan ona ancak parçaların birbirine değdiği anlarda mı yaklaşabiliyordu?

Sonraki yıllarda Âdem bu sorunun peşinden gitti. Büyük düşünürleri, romancıları, şairleri, kutsal metinleri ve eski bilgelik geleneklerini okudu. Camus’de insanın evren karşısındaki çıplaklığını, Dostoyevski’de suçun ve vicdanın karanlık odalarını, Nietzsche’de insanın kendi değerlerini yeniden kurma cesaretini, Kierkegaard’da Tanrı karşısında tek başına kalan ruhun titremesini gördü.

Schopenhauer’un irade düşüncesi onu sarstı; fakat insanı yalnızca acının içine kapatmasına itiraz etti. İbn Arabî’de varlığın derin bir birlik sezgisine yaklaştı; ama bu birliğin insanı hazır bir cevaba yaslamaması gerektiğini düşündü. Dini metinlerde ise insanın yalnız aklına değil, varlığının en derin yerine seslenen bir çağrı buldu.

Bu okumalar Âdem’de büyük bir hayranlık uyandırdı. Bazı satırların altını çizdi, bazı cümlelerin kenarına ünlem koydu, bazılarının yanına yalnızca soru işareti bıraktı.

Zamanla şunu fark etti: Bir düşüncenin etkileyici olması, hakikati bütünüyle taşıdığı anlamına gelmiyordu. Her düşünür başka bir yerden bakıyor, başka bir yarayı yokluyor, başka bir kapıyı aralıyordu. Aralarında sert karşıtlıklar vardı; ama bazen aynı yöne bakan tuhaf yakınlıklar da seziliyordu. Bu yüzden bir fikri hemen kabul etmek de kolay değildi, reddetmek de.

Âdem, artık bir düşüncenin mutlak hakikat olup olmadığını sormaktan çok, hakikate ne kadar dönük olduğunu anlamaya çalışıyordu. Önce fikrin kendi içinde ayakta durup durmadığına bakıyordu. Kavramlar birbirini taşıyor muydu, yoksa bir noktada kendi ağırlığı altında çatlıyor muydu?

Sonra o fikri başka çağların, başka düşüncelerin ve insan hayatının karmaşık hâllerinin yanına koyuyordu. Orada hâlâ canlı kalıyor muydu? Yoksa yalnızca kendi dar alanında mı güçlü görünüyordu?

En sonunda yaşanan hayata dönüyordu. Tarih, insan davranışı, acı, umut, korku, inanç ve gündelik gerçeklik o fikre bir karşılık veriyor muydu?

Âdem hiçbir düşünürü kolayca reddetmedi. Fakat hiçbirine bütünüyle teslim de olmadı. Her biri ona bir parça verdi. Kimi varlığın karanlık tarafını gösterdi, kimi insanın özgürlük arzusunu. Kimi Tanrı fikrinin kalpte açtığı derinliğe dokundu, kimi aklın sınırına gelindiğinde başlayan sessizliği duyurdu.

Zihninde yavaş yavaş şu kanaat yerleşti: Hakikat tek bir metnin, tek bir filozofun ya da tek bir disiplinin içine sığmıyordu.

Her düşünce bir yerinden aydınlatıyor, bir yerinden eksik kalıyordu. Eksiklik, değersizlik değildi. Belki de başka parçalarla temas etme ihtiyacıydı.

Âdem elbette kurgusal bir karakterdir. Fakat bazı kurgular, gerçek olmadığı için değil, gerçeği doğrudan söylemekten daha iyi taşıdığı için vardır. Bu sayfaları okuyan herkes Âdem’in içinde kendinden küçük bir parça bulabilir: beklenmiş ama gelmemiş birini, yarım kalmış bir cümleyi, içine oturan bir sessizliği, çocukluktan taşınan bir eksikliği ya da hayatın bir yerinde ansızın açılan o büyük soruyu.

Âdem’in hikâyesi bu yüzden yalnızca ona ait değildir. Onun felsefeye yürüyüşü, insanın kendi kırılmalarından anlam çıkarmaya çalışmasının hikâyesidir.

Bütün bu hikâyelerde asıl başlatıcı güç Tanrı’nın sessizliğidir. İnsan çoğu zaman acıya değil, acının karşısında gelen suskunluğa takılır. Bir olay olur, biri gelmez, bir kayıp yaşanır, bir zafer insanın elinde kanlı bir yüke dönüşür. İnsan bunların kendisinden çok, göğün neden konuşmadığını merak eder.

Spekülasyon, felsefe ve yorumlama ihtiyacı burada başlar. Tanrı açıkça konuşsaydı, insan belki düşünmezdi. Her şey yerli yerine oturur, soru kendi doğmadan susardı. Fakat sessizlik, insanı kendi aklıyla, vicdanıyla, acısıyla ve sezgisiyle baş başa bırakır.

Âdem’in kütüphanede Camus’nün açık kalmış sayfasına takılması bu yüzden yalnız kişisel bir kırgınlık değildir. Mavi’nin gelmeyişi onda bir yokluk duygusu açar; ama o yokluğun ardında daha büyük bir suskunluk vardır. “Neden?” sorusu yalnız Mavi’ye değil, varlığın kendisine yönelir.

Münir Amca’nın “Tanrı’yı nasıl bilebiliriz?” sorusu da aynı yerden doğar. Tanrı kendini bütünüyle açık etseydi, bilmeye çalışmak gerekmezdi. Bütünüyle gizli kalsaydı, aramak anlamsızlaşırdı. İnsan tam bu ikisinin arasında düşünür: işaretleri görür, ama açıklamayı tamamlayamaz.

Tesfaye Alemu, başka bir hikâyenin içinden gelen kurgusal bir karakterdir. Halkını özgürlüğe taşımak isterken güçle, yalanla, stratejiyle ve vicdanla kirli bir pazarlığa girmiştir. Bu yüzden onun hikâyesi Âdem’in sessiz iç kırılmasından farklıdır; Tesfaye’de aynı arayış, tarihin ve iktidarın sert taşlarına çarpar.

Tesfaye Alemu’da aynı sessizlik daha sert bir biçimde görünür. O, taş kaldırımda yere düştüğünde yalnız gururu kırılmaz; kendi kaderiyle hesaplaşır. “Bunu mu istedin? İnsanları böyle mi kullanıyorsun?” diye sorduğunda, cevap beklediği yer yine Tanrı’nın sessizliğidir. İsyanı yokluğa değil, susan bir muhataba yönelmiştir.

Sonra “Hiçler daha kolay taşır” diyerek kabullenişe geçtiğinde sessizlik ortadan kalkmaz. Yalnızca anlamı değişir. Cevap gelmediği hâlde yürümeyi kabul eder. Kendini merkeze koymaktan vazgeçer; yükün sahibi değil, taşıyıcısı olduğunu anlar.

Panlektik Felsefe tam bu aralıkta doğar. Tanrı’nın sessizliği insanı boşluğa bırakmaz; onu yorumlamaya, parçaları birleştirmeye, izleri tartmaya ve bağları görmeye zorlar. Hakikat tek bir yerde apaçık durmadığı için insan düşünür. Parçalar dağınık göründüğü için bağlam arar. Acı cevapsız kaldığı için felsefe başlar.

İnsan Tanrı’nın sessizliği karşısında ya isyana saplanır, ya anlamsızlığa düşer, ya da sessizliğin içinde beliren işaretleri okumaya çalışır.

Panlektik bakışın çıkış noktası budur: Sessizlik yokluk değildir. Bazen en büyük çağrı, açık bir ses gibi değil, insanı düşünmeye mecbur bırakan bir suskunluk gibi gelir. Âdem bunu kütüphanede sezmiştir. Tesfaye bunu taş kaldırımda öğrenmiştir. Her ikisi de aynı hakikatin farklı yüzleriyle karşılaşır: İnsan, cevabın bütünü kendisine verilmediği yerde yorumlamak zorunda kalır.

Felsefe de belki en temelde bu zorunluluğun adıdır.

Âdem’in hikâyesi kişisel kırılmalardan anlam çıkarma çabasını gösterir. Fakat Panlektik bakış yalnız bireyin iç dünyasında dolaşmaz; gücün, tarihin ve sorumluluğun karanlık alanlarına da bakar. Tesfaye Alemu bu yüzden aynı arayışın başka bir yüzünü taşır.

Tesfaye, halkını kurtarmak isteyen; fakat bunu yaparken yalanla, stratejiyle ve ağır bedellerle kirlenen bir karakterdir. Bir noktada zafer sarhoşluğuyla yürürken basit bir çelmeyle taş kaldırıma düşer. O düşüş yalnız bedeninin yere çarpması değildir. Kendini tarihin merkezinde gören iradenin kırılmasıdır.

Kanayan eline baktığında acının ne kadar gerçek, gücün ne kadar geçici olduğunu anlar. İçinden yükselen sitem de buradan doğar: “Bunu mu istedin? İnsanları böyle mi kullanıyorsun? Bu mu senin yolun?” Bu söz inkârdan çok muhatap arayan bir isyandır. İnsan bazen en sert sitemini, hâlâ cevap beklediği kapıya yöneltir.

Tesfaye’nin içindeki kırılma isyanda kalmaz. Bir süre sonra o karanlık sorunun kendisini tüketmeye başladığını fark eder. Bazı sorular insanı hakikate yaklaştırmaz; yalnız içini karartan bir döngüye hapseder. Geri çekilir. Çocukluğundan kalan bir dua dudaklarına dökülür:

“Tanrı merhamet etsin.”

Sonra şu kabullenişe varır:

“Hiçler daha kolay taşır.”

Bu cümle teslimiyetin zayıflık olmadığını gösterir. İnsan kendini merkeze koydukça yük büyür. Kendini yalnızca taşıyıcı olarak gördüğünde yük hafiflemez belki; ama taşınabilir hâle gelir.

Âdem’in okuduklarıyla vardığı yer de buna yakındır. Büyük düşünürler ve dini metinler ona yalnız hayranlık vermedi; bir ölçü de kazandırdı. Bir düşüncenin önce kendi içinde ayakta durup durmadığına, sonra başka düşüncelerle karşılaştığında dağılıp dağılmadığına, en sonunda da yaşanan gerçeklikte karşılık bulup bulmadığına bakmayı öğrendi.

Tesfaye’nin isyanı ve kabullenişi de bu ölçüden geçince yerini bulur. Acı tek başına hakikat değildir. Güç tek başına meşruiyet değildir. Teslimiyet de düşüncenin sonu değildir. Bazen teslimiyet, insanın kendini mutlak merkez sanmaktan vazgeçip daha büyük bir düzen içinde yerini kabul etmesidir.

Böylece Âdem ve Tesfaye iki ayrı kurgu kahramanı olarak aynı kapıya farklı yollardan gelir. Âdem kırılmış bir bekleyişten ve açık unutulmuş bir kitaptan yola çıkar. Tesfaye iktidarın sarhoşluğundan taş kaldırıma düşerek uyanır. Biri sessizlikte, diğeri çarpılmada öğrenir.

İkisinin vardığı soru benzerdir: Hakikat insanın kendi acısında ya da kendi gücünde tamamlanır mı; yoksa insan ancak kendisini aşan bağları fark ettiğinde ona yaklaşmaya mı başlar?

Panlektik Felsefe bu ortak insan hâlinin içinden doğar. Hakikatin tek bir yerde, tek bir öğretide ya da tek bir bakışta tamamlandığını kabul etmez. İnsan çoğu zaman gerçeğin yalnızca bir tarafına dokunur; sonra dokunduğu kısmı bütün sanır. Oysa hakikat, parçaların birbirine yaklaşmasında, düğümlerin yoğunlaşmasında ve bağlamların açtığı yeni ufuklarda belirir.

Panlektik bakış felsefeyi kapalı bir sistem kurma çabası olarak görmez. Dağınık görünen izlerin birbirine nasıl değdiğini anlamaya çalışır. Bir olay yalnızca kendi başına anlam taşımaz; onu önceleyen hatıralarla, ona eşlik eden acılarla ve onu izleyen kararlarla birlikte başka bir derinlik kazanır.

Âdem’in Mavi’yi beklemesi, Camus’nün açık kalmış sayfası ve Münir Amca’nın sözleri tek tek bakıldığında ayrı sahnelerdir. Birlikte düşünüldüğünde bir yön oluştururlar.

Nüve, bu yönün ilk kıvılcımıdır. Bazen bir cümle, bazen bir kayıp, bazen bir bakış, bazen insanın içine ansızın düşen bir soru Nüve olur. Nüve pasif bir veri değildir; dokunduğu yeri harekete geçiren yoğun bir işarettir. Âdem için Camus’nün o sayfası böyle bir etki bırakmıştır. Kişisel bir kırgınlık, o cümleyle insanın anlam arayışına açılmıştır.

Düğüm, Nüve’nin temas ettiği yerdir. Bir insan, bir toplum, bir çağ ya da bir medeniyet düğüm hâline gelebilir. Düğüm kendi içinde potansiyel taşır; fakat doğru Nüve ona temas etmeden bu potansiyel çoğu zaman uykuda kalır. Âdem’in içinde çocukluktan beri biriken geçicilik duygusu, babasından kalan mesafe, dedesinden duyduğu sözler ve Mavi’nin bıraktığı boşluk zaten vardı. Camus’nün cümlesi bunları yoktan var etmedi; yalnızca bir araya çağırdı.

Bağlam, bu temasın açtığı alandır. Nüve düğüme değdiğinde insan yalnızca yeni bir bilgi edinmez; yaşadığı şeyi başka bir gözle görmeye başlar. Aynı olay, yeni bir anlam düzenine yerleşir. Bu yüzden bağlam, Panlektik düşüncede yalnız dış şartlar demek değildir. Bağlam, anlamın doğduğu yerdir. İnsan olayların içinde değil; olayların birbirine değdiği bu canlı alanda düşünür, incinir, değişir ve yön bulur.

Mühendislikteki ödünleşim fikri burada güçlü bir karşılık bulur. Gerçek hayatta hiçbir çözüm yalnızca kazanç üretmez. Bir yerde sağlanan denge, başka bir yerde yeni bir gerilim doğurabilir. Güç arttıkça esneklik azalabilir. Hız yükseldikçe kontrol zorlaşabilir. Sadelik korunurken derinlik kaybedilebilir.

İnsan düşüncesi de böyledir. Bir filozof maddeyi açıklarken ruhu eksik bırakabilir. Bir başkası iradeyi merkeze alırken bağlamı ihmal edebilir. Bir diğeri dili çözerken varlığın sessiz tarafına yaklaşamayabilir. Panlektik bakış bu eksikliği bir kusur olarak değil, parçaların çağrısı olarak görür.

Hakikat tek bir elin kavrayacağı kadar dar değildir. Her düşünce ona bir yerinden dokunur. Her büyük sistem, gerçeğin bir yüzünü aydınlatırken başka bir yüzünü gölgede bırakır. Panlektik Felsefe bu yüzden filozofları, inançları, bilimsel yaklaşımları ya da kişisel deneyimleri birbirinin düşmanı gibi okumaz. Onları daha geniş bir anlam dokusunun farklı düğümleri olarak ele alır.

Bu dokuda sarmal hareket belirleyicidir. İnsan aynı sorulara tekrar tekrar döner; fakat her dönüşte aynı yerde değildir. Çocukken duyduğu bir söz, yıllar sonra başka bir anlam kazanır. Gençlikte yaşadığı bir kırılma, olgunlukta bir düşünceye dönüşür. Bir kitap ilk okunduğunda yalnızca metindir; yıllar sonra insanın kendi hayatını açan bir anahtar hâline gelebilir.

Panlektik yolculuk düz bir çizgi gibi ilerlemez. Geri döner, yoklar, derinleşir ve başka bir katmana çıkar.

Âdem’in hikâyesi bu sarmalın edebi yüzüdür. O, bir acıdan doğrudan bir sisteme atlamaz. Önce bekler, kırılır, susar, okur, karşılaşır, tekrar düşünür. Sonra yaşadığı şeylerin birbirinden kopuk olmadığını sezmeye başlar. Felsefe onun için soyut bir uğraş değil, hayatın dağınık parçalarını incitmeden bir araya getirme çabasıdır.

Panlektik olmak biraz da bu çabayı sürdürmektir. Perdenin arkasındaki dişlileri ve mekaniği sezmeye çalışırken, sahnedeki oyunun estetiğine hayran kalabilmektir. İnsan yalnızca sistemi görürse hayatın kırılganlığını kaybeder. Yalnızca duyguyu görürse düzeni kaçırır. Panlektik bakış ikisini aynı anda tutmaya çalışır: düzeni ve acıyı, mekanizmayı ve sesi, düşünceyi ve yaşanmışlığı.

Panlektik Felsefe hakikati ele geçirilmiş bir sonuç olarak değil, ilişkiler içinde açılan bir yön olarak görür. Bilgi sahip olunacak bir nesne değildir; taşınan, aktarılan, temas ettikçe değişen bir akıştır. Bir düşünce başka bir insana geçtiğinde aynı kalmaz. Yeni bir hafızaya, yeni bir acıya, yeni bir bağlama değerek başka bir titreşim kazanır.

Âdem’in kütüphanede yaşadığı şey buydu. Camus’nün cümlesi yalnızca Camus’nün cümlesi olarak kalmadı. Âdem’in bekleyişine, Mavi’nin yokluğuna, Münir Amca’nın öğreteceği bakışa ve ileride şekillenecek Panlektik düşünceye temas etti. Böylece bir roman sayfası, bir insanın içindeki düğümü uyandıran Nüve’ye dönüştü.

Her okurun Âdem’de kendinden bir parça bulabilmesi de buradan gelir. Hepimizin içinde bekleyen düğümler vardır. Bazen bir cümle onları harekete geçirir. Bazen bir ayrılık. Bazen bir şehir. Bazen yıllar önce söylenmiş, ama anlamı çok sonra açılmış bir söz.

İnsan kendi hayatındaki bu temasları fark etmeye başladığında yalnız yaşamış olmaz; yaşadıklarının dokusunu da görmeye başlar.

Panlektik Felsefe bu dokuyu okuma girişimidir. Hakikati tek bir merkeze hapsetmeden, parçaların birbirine nasıl bağlandığını anlamaya çalışır. Nüve’nin Düğüm’e nasıl temas ettiğini, bu temastan hangi Bağlam’ın doğduğunu ve bütün bu hareketin nasıl bir Sarmal içinde derinleştiğini izler.

Böylece düşünce hayattan kopmaz; hayatın içinde zaten çalışan görünmez düzeni anlamaya yönelir.

Felsefemizi daha iyi aktarabilmek için temel kavramları aşağıdaki bağlantılarda ayrıca açıklamak isteriz.

Daha detaylı bilgi için yazılarımızı okumaya başlayabilirsiniz.

Yazılar İletişim