Bazen evreni anlamaya çalışırken gözümüz sürekli akışa takılır. Her şey hareket halindedir: bir tohum filizlenir, bir yıldız söner, bir düşünce doğar. Alfred North Whitehead de evreni böylesi bir süreç olarak kavrar(Selatang, 2020). Ona göre dünya durağan bir yapı değil, dinamik bir oluşun ve sürekli değişimin ifadesidir(MOMİNOV, 2015). Whitehead’in Organizmik Felsefe olarak adlandırdığı bu yaklaşımda, Tanrı’nın ilksel doğası tüm olasılıkları kapsarken, sonuçsal doğası yaratılışın her anında yaşananlardan etkilenir ve zenginleşir(Whitehead, 1978). Tanrı bu sürecin hem içindedir hem de ötesindedir; varoluşun her anına katılır, ama hiçbir anına tamamen sabitlenmez(Duderija, 2024).
Whitehead’in bu bakışı, evreni daima hareketin ve dönüşümün sahnesi olarak görmemizi sağlar. Fakat Panlektik felsefe perspektifinden bakıldığında, Tanrı’nın yalnızca süreçlerle sınırlanamayacağı; O’nun muradının bazen sessizlikle, bazen de açık işaretlerle tecelli ettiği anlaşılır. Tıpkı toprağı hazırlayan, tohumu eken bir çiftçinin, verimi belirlemeyen ama mümkün kılan bir güçle temas etmesi gibi. Panlektik felsefe, her şeyin (panen) içinde ve birbirinin içine geçmiş olduğu (lek tik) bir evren tasavvurunu sunar; böylece Tanrı’nın mutlak kudret ve hikmetinin, çoğulluk içinde de ayan ve işlek olabileceğini savunur.
Charles Hartshorne ise Tanrı’yı çift kutuplu (dipolar) bir varlık olarak tasarlar: soyut özü (abstract essence) değişmezken, somut gerçekliği (concrete actuality) dinamik, değişken bir niteliktedir(AKTÜRK, 2016). Yaratılıştan etkilenen ve her varlığın deneyimine katılan bir Tanrı düşüncesi sunar; bunu “Panenteizm” —evreni kapsayan, ama evrenle sınırlanmayan bir Tanrı—adıyla temellendirmiştir(Meister, 2017). Bu yaklaşım Tanrı’yı çok yakın kılar; evrenin nabzıyla birlikte atan bir kalp gibi. Hartshorne, The Divine Relativity adlı eserinde bu görüşünü şöyle açıklamıştır: Tanrı yalnızca mutlak gücüyle değil, aynı zamanda mutlak hassasiyette de benzersizdir; O her varlığın çektiği acıyı ve sevinçlerini çekmiştir (Hartshorne, 1964).
Panlektik bir okuma ise Hartshorne’un bu düalizmine bir adım daha ötede gider. Eğer Tanrı’nın soyut özü değişmezse ama somut gerçekliği değişirse, bu ayrım kendi içinde bir tür bölünme ya da ikililik taşır mı? Panlektik perspektiften, böyle bir ayrımdan ziyade, Tanrı’nın tüm çoğulluk içinde, her anlık deneyimde, bütüncül olarak işlek olabileceği önerilir. Yani Tanrı’nın “değişmez” ve “değişen” yönleri, aslında aynı tecellinin iki dili olabilir; hiçbir bölünme olmaksızın, her an birlikte ve bütünüyle tecelli eder.
Schelling ise doğayı Tanrı’nın kendini açığa çıkarmasının yolu olarak görür (Miller, 2005). Ona göre Tanrı ve doğa ayrı varlıklar değildir; doğa, Tanrı’nın kendini ifade etmesinin aracıdır. Ancak Schelling’in geç dönem felsefesinde, özellikle Freiheitsschrift ve Weltalter eserlerinde ortaya konan görüş daha karmaşıktır: Doğada ve insanda görünen çatışmalar, iyi ile kötünün mücadelesinden kaynaklanmaz, bilakis Tanrı’nın kendisinde bir “zemin” (Grund) ile “varoluş” (Existenz) ayrımı vardır (Magee, 2024; Rogers, 2021). Bu zemin, Tanrı’nın somutlaştığı, bilinçten önce gelen karanlık istem anlamına gelir. Doğanın zıtlıkları ve çatışmaları işte bu karanlık zeminden kaynaklanırken, varoluş ise bu zeminin ışığa çıkarılması, açığa vurulması sürecidir (Stone, 2020).
Panlektik bir okumada ise Schelling’in bu “zemin” ve “varoluş” ayrımını, içiçeliğin temel niteliği olarak görebiliriz. Tanrı’nın karanlık ve aydınlık yönleri, mutlak bir şekilde birbirinin içine geçmiştir; hiçbiri diğerinden tamamen ayrılamaz. Doğada görülen zıtlıklar, Tanrı’nın mutlak bütünlüğünün, insanî bilinçle kavranamayan derinliğinin izleridir. Bu derinlik yok olmadığı için değil, her an ve her yerde tecelli ettiği için tanıdık değildir.
Bir adım geri çekilip bakıldığında, doğanın gerçekten de Tanrı’nın mutlak kudretinin yalnızca bir izi olabileceği değil, Tanrı’nın kendisinin işlek tecellisi olduğu anlaşılır. Çiftçi toprağı işler, tohumu eker; ama ani bir don, bütün emeği altüst edebilir. Bu da doğanın ardında işleyen hikmetin, insanın asla bütünüyle kavrayamayacağı bir derinlik taşıdığını hatırlatır. Schelling’in bu anlayışı, İslam düşüncesindeki “illiyyun” (yüksek ilim) ve “sidre” (hikmete sınır) kavramlarıyla diyalog kurabilir: Tanrı’nın bilgisi, yaratılışın her yönünü kuşatmış olsa da, bizim anlayışımız daima sınırlı kalır.
Bu üç düşünür, bize sürecin, ilişkinin ve doğanın Tanrı’yla bağlarını farklı yönlerden göstermiştir. Whitehead’de Tanrı sürecin her aşamasından etkilenir ve dönüştürülür; Hartshorne’da Tanrı evrenin acılarını çeker ve sevinçlerini paylaşır; Schelling’de ise Tanrı, doğada ve tarihte kendini açığa çıkarma sürecindedir. Ancak Panlektik felsefe perspektifinden bakıldığında, hepsini birleştiren daha derin bir çizgi belirir: Tanrı’nın hikmetinin daima aklımızın ötesinde bir boyut taşıdığı ve aynı zamanda her an, her varlık içinde tecelli ettiği. Biz yalnızca pencerelerden bakar, sınırlı izler görürüz. Bir hücrenin neden işlevsiz hale geldiğini ya da bir kalbin neden durduğunu tamamen açıklayamayışımız gibi. Hayat, yalnızca maddi düzenle açıklanamayacak bir sır taşır.
Panlektik okumaya göre, bu sır “gizli” değildir; açık olarak, her an açılıp durmaktadır. Tanrı’nın mutlak bilgisi, yaratılışın her zerresinde geçmişi, bugünü ve geleceği kuşatır. Ama bizim bilgimiz parçalı olduğu için, o bütüncül tecelli bize gizli görünür. Tanrı’nın işleri bizden ayrı değildir; bizim eylemlerimiz, kararlarımız, acılarımız —hepsi Tanrı’nın bilgisi içindedir ve Tanrı’nın kendisini tecelli ettirmesinin aracıdır. Bu, ne determinizm ne de özgürlüğün inkarıdır; aksine, her şeyin mutlak bütüncüllük içinde, sonsuz çoğullukta ve ilişkisellikte varlık bulması anlamına gelir.
Belki de bu noktada söylemeliyiz: bu üç felsefeci, Tanrı’ya yaklaşmanın “aklî” yollarını öneriyorlar ama hepsi, aynı zamanda, aklın ötesinde bir boyuta işaret ediyor. Whitehead’in organizmik sistem, Hartshorne’un panenteist teoloji, Schelling’in zemin ve varoluş ayrımı —bunların hepsi, çeşitli araçlardır. Panlektik felsefe ise bu araçların hepsini kucaklar, ama onları son sözler olarak değil, başlangıçlar olarak görmektedir. Çünkü tüm bu düşünce yapıları, nihayetinde, bizi sessizliğin kapısına kadar getirir; ama o kapının ardında ne olduğunu söylemek için yeterli kelime yoktur. En büyük görevimiz, bu sessiz ve ayan tecelliyi fark etmek, onu tanımlamaya kalkışmadan hayretle seyretmektir. Çünkü tanım, ancak sonluyu kucaklar; sonsuzluğu yakalayan kelime, yalnız suskunluktur.
References
AKTÜRK, E. (2016). TANRI-MEKÂN İLİŞKİSİ: ‘HER YERDE BULUNMA’ VE ‘AŞKINLIK’ SORUNU. DergiPark (Istanbul University). https://dergipark.org.tr/tr/pub/sarkiat/issue/26951/284903
Duderija, A. (2024). Süreç-İlişkisel Teoloji ve İslamî Feminist Düşünce: Bir Ön Araştırma. DergiPark (Istanbul University). https://dergipark.org.tr/en/pub/kademkad/issue/89755/1567418
Magee, G. A. (2024). Schelling, Hegel, and Esotericism. In Routledge eBooks (p. 199). Informa. https://doi.org/10.4324/9781003457046-11
Meister, C. (2017). Ancient and contemporary expressions of panentheism. Philosophy Compass, 12(9). https://doi.org/10.1111/phc3.12436
Miller, E. P. (2005). ‘The World Must be Romanticised …’: The (Environmental) Ethical Implications of Schelling’s Organic Worldview. Environmental Values, 14(3), 295. https://doi.org/10.1177/096327190501400302
MOMİNOV, K. (2015). Whıtehead’ın Medeniyetleşmeye İlişkin Düşünceleri. DergiPark (Istanbul University). https://dergipark.org.tr/en/pub/anemon/issue/1835/22362
Rogers, C. D. (2021). On Dante in Relation to Schelling’s Philosophical Development. Philosophy and Theology, 33(1), 53. https://doi.org/10.5840/philtheol2023221152
Selatang, F. (2020). Memahami Manusia Dan Alam Dalam Terang Filsafat Proses Alfred North Whitehead dan Relevansinya Bagi Teologi. SAPA – Jurnal Kateketik Dan Pastoral, 5(1), 110. https://doi.org/10.53544/sapa.v5i1.126
Whitehead, A. N. (1978). Process and Reality. In CERN Document Server (European Organization for Nuclear Research). European Organization for Nuclear Research. http://cds.cern.ch/record/2295881